Halife
Hz. Ömer bir gün kırbasını (su tulumu, su kabı) sırtına yüklenmiş, Medine'nin en
kalabalık sokaklarında dolaşıyordu. Babasının sırtında kırba ile dolaştığı oğlu
Abdullah'ın da gözüne ilişti ve kendisine yetişip sordu:
- Baba
sen ne yapıyorsun, koskoca halife sırtında kırba taşır mı, taşıtacak kimse mi
bulamadın?
-
Oğlum, bunu taşıtacak adam bulamadığım için veya başka bir mecburiyet
dolayısıyla taşıyor değilim. Nefsime gurur gelir gibi oldu, kendimi beğenir gibi
oldum, sırf onu küçültmek için bu yola başvurdum.
Birgün
ashab Peygamberimiz (s.a.v)'den Hz. Ali'yi niçin çok sevdiğini sordu. Hz
Peygamber o anda mecliste bulunmayan Hz. Ali'yi çağırmaya adam gönderdi ve orada
bulananlara sordu:
-
Birisine iyilik etseniz, o da size kötülük etse ne yapardınız? Cevap
verdiler:
- Yine
iyilik ederiz.
- Yine
kötülük yapsa?
- Biz
yine iyilik ederiz?
- Yine
kötülük yapsa?
Ashab
cevab vermedi, başlarını öne eğdiler. Bunun anlamı kötülüğe kötülükle mukabele
etmesek bile iyilik yapmaya devam etmeyiz, demekti.
Bu sırada Hz. Ali o meclise
geldi. Rasulullah Hz. Ali'ye sordu:
- Ya
Ali, iyilik ettiğin biri sana kötülük etse ne yapardın?
- Yine
iyilik ederdim.
- Yine
kötülük yapsa?
- Yine
iyilik yapardım.
Hz.
Peygamber soruyu tam yedi defa tekrarladı. Hz. Ali yedi defasında da "yine
iyilik ederdim" diye cevap verdi. Ashab,
- Ya
Rasulallah, Ali'yi çok sevmenizin sebebini şimdi anladık, dediler.
Ashabtan (Peygamberimizin arkadaşları) Abdullah oğlu Cabir bir
rüyasında, büyük ineklerin küçük inekleri sağdığını, hastaların sağları ziyaret
ettiğini, kuru bir çay kenarında yemyeşil bahçeler bulunduğunu, minberde
(camilerde imamın hutbe okuduğu yer) koca koca putlar durduğunu gördü. Bu,
sıradan bir rüyaya benzemiyordu. Bunun önemli bir mesajı olmalıydı. Bu rüyayı
yoracak kişi olarak ilk defa Hz. Ali aklına geldi. Hz. Peygamberin "İlim
beldesinin kapısı" diye nitelediği Hz. Ali ancak güvenilir bir açıklama
getirebilirdi. Bu düşüncelerle rüyasını yordurmak üzere Hz. Ali'ye müracaat
etti. Rüyasını tane tane anlattı ve
ne
anlama geldiğini yormasını rica etti. Hz. Ali "Yanlış yorumdan Allah korusun"
diyerek söze başladı ve şöyle devam etti. "Büyük ineklerin küçük inekleri
sağması, yetki ve mevkilerini halkı soymak için kullanan görevlileri (amir ve
memurları); hastaların sağları ziyaret etmesi, yoksulların hallerini arzetmek
için zenginlerin peşinde koşmasını; kuru çay kenarında bulunan yemyeşil
bahçeler, uzaktan veya dışardan bakıldığında çok büyük sanılan ve öyle ünlenmiş
ama aslında içleri kupkuru çölden ibaret olan ilim adamlarını; minberde duran
koca koca putlar ise, layık olmadığı halde ilmin, dinin ve devletin yüce
makamlarına yükselmiş kimseleri ifade eder."
Hz.
Ali'nin halifeliği sırasında, Hz. Osman'ın şehid edilmesiyle sonuçlanan fitne,
fesad daha da arttı. Bu durumdan üzülen, şikayetçi olan bir mümin Hz. Ali'ye
gelip sordu:
- Ya
Ali neden Hz. Ebû Bekir ve Ömer zamanında meydana gelmeyen bu olaylar senin
zamanında meydana geliyor, müminler birbirine düşüyor?
Hz.
Ali cevap verdi:
- Hz. Ebû Bekir ve Ömer
zamanında biz vardık, ama bizim zamanımızda onlar yok.
İslâm dünyasında Kur'an'dan sonra en güvenilir kaynak Sahih-i Buhari
adındaki hadis kitabıdır. İsmail el-Buha-ri'nin Hz. Peygamberin
hadislerini toplamaya kendini vakfettiği, yeni bir hadis duymak ve almak için
dere tepe dolaştığı, günlerce, haftalarca yol katettiği sıralardaydı. Kendisine
birçok sahabi ile görüştüğü bilinen birinden söz edildi. Çok zaman yaptığı gibi
uzun bir yol katederek bahsedilen adamı buldu. Fakat adamı bulduğu sırada
kazığından boşanmış olan devesini boş torba ile aldatarak yakalamaya çalıştığına
şahit oldu. Bu halde hiçbirşey sormadan geri döndü. Niçin boş döndüğünü, birkaç
hadis not etmediğini soranlara şöyle cevap verdi:
- Ben
devesini aldatarak yakalamaya çalışan adamın rivayet edeceği hadise
güvenmem.
Büyük
fıkıh (hukuk) bilgini, Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Ebû Hanîfe'nin
(VIII. yüzyıl) ilmi faaliyetleri yanında ticaretle de meşgul zengin bir zat
olduğu malumdur. Bu büyük insan, gündüz öğleye kadar mescitte talebelerine ders
verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırdı. Bir gün ders verdiği sırada
bir adam mescidin kapısından seslendi:
- Ya
imam, gemin battı!... (İmamın ticari mal taşıyan gemileri mevcut)
İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra
-
Elhamdülillah dedi.
- Bir
müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber verdi:
- Ya
imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş.
İmam bu yeni habere de:
-
Elhamdülillah, diyerek mukabele etti. Haber getiren kişi hayrete
düştü:
- Ya
imam, gemin battı diye haber getirdik "Elhamdülillah" dedin. Batan geminin
seninki olmadığını söyledim yine "Elhamdülillah" dedin. Bu nasıl hamdetme
böyle?
İmam-ı Azam izah etti:
- Sen
gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım.
Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü
yoktu. Bu nedenle Allah'a hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini
getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir
sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah'a
şükrettim.
Zamanında İmam-ı Azam ile herhangi bir konuda tartışmaya girip de galip
çıkan görülmemiştir. Hem derya gibi ilmi, hem de herkese nasip olmayan zeka ve
mantığı sayesinde hepsinden kendisi galip çıkıyordu.
Abbasi
Halifesi Me'mun İmam-ı Azam'ı Kufe'ye kadı yapmak istiyordu. İmamı çağırdı ve bu
niyetini açıkladı. İmam-ı Azam yönetimin yanlışlıklarına alet olmamak için bu
teklifi kabul etmedi.
- Ben
kadılık yapamam, dedi.
Halife
de herkes de kabul ederdi ki ondan iyi kadılık yapacak bulunamazdı. Bu nedenle
Halife sert çıktı:
-
Yalan söylüyorsun, sen kadılık yaparsın!
İmam-ı Azam akan suları durduracak şu cevabı verdi:
- Eğer
ben yalan söylüyorsam, yalan söylediğim için kadılık yapamam, çünkü yalancıdan
kadı olmaz. Eğer "yapamam" dediğim zaman doğru söylüyorsam, sözümün gereği
olarak kadılık yapamam. O halde her iki halde de kadılık yapamam,
İmam-ı Azam'ın da bulunduğu bir mecliste birisi şöyle bir soru sordu:
"Bir adam ki, cenneti istemez, cehennemden korkmaz, ölü eti yer, rüküşüz
secdesiz namaz kılar, görmediğine şahitlik eder, fitneyi sever, hakkı istemez,
bu adam kafir midir, mümin mi?" Mecliste bulunanlar ağız birliği etmişçesine
"Bunlar kafirin sıfatlarıdır, böyle bir adam kafirin ta kendisidir." dediler.
İmam-ı Azam susuyordu: "Ya imam sen ne dersin?" dediler. İmam-ı Azam, "Bunlar
müminin sıfatıdır, böyle biri müminin ta kendisidir" dedi. itiraz ettiler: "Ya
imam nasıl olur, mümin cenneti istemez mi, cehennemden korkmaz mı?.." diye. İmam
tek tek açıkladı: "Gerçek (bilinçli) mümin cenneti istemez, sahibini (Allah'ı)
ister, cehennemden korkmaz, sahibinden korkar, ölü eti dediğiniz balıktır,
görmediğine şahitlik eder, çünkü Allah'ı görmez ama kesin inanır, rükusuz
secdesiz kıldığı namaz
cenaze
namazıdır, fitneyi sever, çünkü fitneden maksat mal ve evladdır, (Kur'an'da mal
ve evladın müminler için fitne -imtihan- olduğu belirtilmiştir); hakkı istemez,
çünkü haktan kasıt ölümdür, mümin de olsa ölümü temenni etmez."
Kufe'de bir adam üçüncü Halife Hz. Osman için "Yahudiymiş" diye
tutturmuştu. Herkes bunun asılsız olduğunu, imkansız olduğunu söylüyor ama adam
bir türlü ikna olmuyordu. Bu konu İmam-ı Azam'a da duyuruldu. "Adamı bu saçma
inancından kimse caydıramadı, sununla bir de siz görüşseniz" dendi. "Hay hay"
dedi İmam-ı Azam, bir akşam bu kıza dünürlüğe diye adamın evine gitti. Dereden
tepeden konuştuktan sonra sözü esasa getirdi:
- Biz
Allah'ın emri, Peygamberin kavliyle kızına dünür geldik.
- Kime
istiyorsunuz kızımı, öğrenebilir miyim?
-
Kızını istediğimiz kimse son derece ahlâklı, dürüst çok zengin ve alabildiğine
cömert, Kur'an'ı ezbere biliyor ve sürekli okuyor... (Bunların hepsi Hz.
Osman'ın nitelikleri)
Adam
sözünü kesti:
-
Yeter, bunlardan bir tanesi bile kızımı vermek için yeterli
meziyettir.
- Ama
bu damat adayının bir kusuru var, kendisi Yahudi.
-Adam
parladı:
-
Nasıl olur, benim kızımı bir Yahudiye istersiniz?
İmam-ı Azam için artık taşı gediğine koymanın zamanı
gelmişti:
- Sen
bir kızını yahudiye vermezsin de Hz. Peygamber iki kızını birden bir Yahudiye
nasıl verir? deyince adamın artık bir inat ve itiraza mecali kalmadı, bilinen
gerçeği kabul etti.
(Hz. Osman peygamberimizin
damadıydı, önce bir kızıyla evlenmiş, o ölünce diğer bir kızıyla evlenmişti.
Bunun için Hz. Osman'a "Zi'nNureyn'' (İki nur sahibi) denmiştir.)
Abbasi'lerin ünlü halifesi Harun Reşid zamanında yaşamış olan
Behlül Dana (VIII. yüzyıl) dönemin evliyasındandı. Zaman zaman aklından
zoru olan kimselere has tavırlar takınır, herkes de bundan dolayı kendisini deli
sanırdı. Ama bunu maksatlı yapardı. Behlül daima Harun Rediş'in yakınında
bulunur, çeşitli sebepler hasıl ederek onu uyarırdı. Bir gün Behlül, üstü başı
toz toprak içinde uzun bir yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun
Reşid'in huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu:
- Be
ne hal Behlül, nereden geliyorsun?
-
Cehennemden geliyorum ey hükümdar.
- Ne
işin vardı cehennemde?
- Ateş
lazım oldu da ateş almaya gittim.
-
Peki, getirdin mi bari?
-
Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı
gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir"
dediler.
Birgün
adamın biri Behlül'e akıl danıştı:
- Ey
Behlül Dana, ben zengin olmak istiyorum, bana ne tavsiye edersin?
Behlül
bir an düşünüp cevap verdi:
-
Demir al, demir sat.
Demir ticareti eski çağlardan beri kârlı bir iş olarak biliniyordu.
Çünkü demir hiç fire vermeyen, daima üstüne koyan bir maddeydi. Adam Behlül'ün
tavsiyesine uyup demir ticaretine başladı ve gerçekten kısa zamanda dilediği
gibi zengin biri oldu. Zengin olduktan sonra Behlül için "Bu ne budala adam,
verdiği akılla herkes köşeyi dönüyor,
kendisi fakirlikten kırılıyor" diye düşündü. Bir zaman sonra Behlül'ün
karşısına çıktı, yeni bir akıl danıştı:
- Ey Behlül Divâne (Dana
yerine aptal yerine koyarak divane diyor) ben demir alıp satmaktan yeterince
zengin oldum. Biraz da başka bir iş yapayım. Bu sefer ne tavsiye edersin?
Behlül
adamın içini dışını bildiğinden onu kötü niyetine kurban edecek bir tavsiyede
bulundu: - Soğan al, soğan sat.
Soğan
ticaretinin de riskli işlerden biri olduğu bilinir. Soğan devamlı fire veren bir
nesnedir. Adam soğan ticaretine başlayınca kısa zamanda iflas bayrağını çekti ve
kötü kalbliliğinin cezasını pahalı bir biçimde ödedi.
Behlül
Dana birgün Harun Reşid'den bir vazife istedi. Harun Reşid de ona çarşı pazar
ağalığını (denetimini) verdi. Behlül hemen işe koyuldu. İlk olarak bir fırına
gitti. Birkaç ekmek tarttı hepsi normal gramajından noksan geldi. Dönüp fırıncı
ya sordu: "Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının
tadı var mı?" Adam her soruya olumsuz cevap verdi. Memnun olduğu bir şey yoktu.
Behlül birşey demeden ayrıldı ve bir başka fırına geçti. Orada da birkaç ekmek
tarttı ve gördü ki bütün ekmekler gramajından fazla geliyor, eksik gelmiyor.
Aynı soruları bu fırının sahibine de sordu ve her soruya olumlu cevap aldı.
Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid'in huzuruna çıktı ve
yeni bir vazife istedi. Harun Reşid, "Behlül daha demin vazife verdik sana ne
çabuk bıktın?" dedi.
Behlül
açıkladı:
-
Efendimiz çarşı pazarın ağası varmış. Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları
tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, bana ihtiyaç kalmamış.
Harun
Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih
etti:
-
Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet
et.
Akşam
oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi.
Harun Reşid şaşırdı:
-
Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih
etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam
getirmemişsin..
- Efendimiz, siz bana camiye
gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz
cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi
okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu
ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.
Behlül
Dânâ'nın menkıbelerinden kitaplar meydana getirilmiştir. Bunların hepsi
insanları iyiliğe, doğruluğa, Allah rızasını kazanmaya özendirici bir nitelik
taşır. Türk halkı arasında da bunlardan bir bölümü bilinmekte ve
anlatılmaktadır.
Bir
hac ibadeti sırasında Harun Reşid ve Behlül yüksekçe bir yere oturup oradan
ibadet ve dua eden ve bu arada ağlayıp gözyaşı döken insan selini
seyrediyorlardı. Behlül Dana halifeyi uyarmak için yeni bir fırsat yakalamıştı.
Dedi ki:
- Ey
müslümanların halifesi, bütün bu ağlayıp sızlayan insanlar kendi nefislerinin
günahlarının hesabını verip veremeyeceklerini bilmedikleri için ağlaşıyorlar.
Halbuki sen kendi nefsinin hesabı yanında bütün bu insanların da hesabını
vereceksin.
Başlangıçta Türkistan taraflarında bir bölgenin hükümdarı yani dünya
sultanı iken vâkî olan bazı ikazlarla hükümdarlığını bırakıp maneviyat sultanı
olmaya azmeden, bunu da gerçekten başaran İbrahim Edhem (VIII. y.yıl) dünya
malına karşı o kadar tenezzülsüzdü ki kimseden bir şey istemez ve beklemezdi.
Nefsini yokluğa ve mahrumiyete o derece alıştırmıştı ki bir
benzerine
rastlanamazdı. Birgün büyük velilerden çağdaşı ve hemşehrisi Şakik Belhi
ile karşılaştı ve ona sordu:
- Ey
Şakik nasıl geçiniyorsun? Şakik Belhi cevap verdi:
-
Bulunca yiyoruz, bulmayınca sabrediyoruz. İbrahim Edhem:
-
Horasan'ın köpekleri de aynı şeyi yapıyorlar, bulunca yiyorlar, bulmayınca
sabrediyorlar, diye karşılık verdi.
Belhi
sordu:
- Peki
siz ne yapıyorsunuz?
- Biz
bulunca dağıtıyoruz, bulmayınca sabrediyoruz.
Bizim
İbrahim Edhem Hazretleri hakkında söylemek istediğimiz bu değil. İbrahim
Edhem'in, amaç edindiği ve ulaşmayı başardığı yokluk ve mahrumiyeti o derece
aşikar, o derece göze batıcı idi ki görenlerde kendisine yardım hissi
uyandırıyordu.
Varlıklı bir kişi İbrahim Edhem'e yardım etmek istedi. İbrahim
Edhem:
- Yardımını gerçekten
zenginsen kabul ederim, dedi.
Adam
gerçekten zengin olduğunu, bir şeye ihtiyacı bulunmadığını söyledi. Büyük veli
sordu:
- Ne
kadar paran var?
- Üç
bin altınım var.
- Dört
bin olmasını istemez misin?
-
Elbette isterim.
-
Beşbin olmasını?
-
İsterim.
- On
bin altının olsa çok sevinirsin değil mi?
-
Şüphesiz çok memnun olurum.
-
Zengin olduğunu söylüyorsun ama, sen gerçekte züğürdün birisin. Sen, on bin
değil yüz bin altının olsa yine kanaat etmez fazlasını istersin. Kanaati olmayan
insan zengin sayılmaz. Gerçekten zengin olsaydın yardımını kabul
edecektim.
Büyük
velilerden Şakik Belhi (VIII. yyıl) bir kıtlık senesinde, herkesin kara
kara düşündüğü bir ortamda, zengin bir adamın kölesinin şakır şakır oynadığına
şahit oldu. Yanına yaklaştı ve sordu:
-
Herkes kıtlıkla, açlıkla karşı karşıya olmaktan inler dururken sen neye
güvenerek böyle oynayabiliyorsun? Köle cevap verdi:
-
Herkesten bana ne? Benim için bir tehlike söz konusu değil. Benim efendimin 7-8
tane köyü var, her ihtiyacımız o köylerden sağlanıyor.
Bu
açıklama Şakik'i adeta bir şamar gibi sarstı. Çünkü kendisi de kıtlıktan dolayı
endişe içindeydi. Ama köle onu uyandırdı ve kendi kendine şöyle
dedi:
- Hey Şakik kendine gel! Şu
köle nihayet bir insan olan efendisine bunca güveniyor, kendini emniyet içinde
hissediyor. Sen ki bütün canlıların rızkını garanti eden Allah'a inanıyor,
tevekkül ediyorsun, Bu nice tevekküldür ki rızık endişesi içindesin?
En
büyük velilerden biri olduğunda şüphe bulunmayan Bayezid-ı Bestâmi'yi
ölümünden sonra bir dostu rüyasında gördü ve kendisine sordu:
-
İlahi huzurda seni nasıl karşıladılar? Bayezid-i Bestami cevap
verdi:
-
Bana, "ne getirdin?" diye sordular. Ben de dedim ki "Bir dilenci bir padişahın
huzuruna çıkınca ona ne getirdin diye sormazlar, dile bizden ne dilersen"
derler.
Sözüme
Rabbimin cevabı erişti: "Doğru söylüyor, doğru söylüyor."
Tasavvuf tarihinin önemli simalarından Zünnun Mısri (IX. y.yıl)
kendisine bir yıl mürid olup hizmet ettikten sonra İsm-i Azam'ı (Allah'ın bütün
vasıflarını ifade eden en yüce adı) öğrenmek isteyen Yusuf bin Hüseyin'in
arzusunu yerine getirmedi. Bu isteğe gülüp geçti. Aradan tam altı ay daha geçti.
Yusuf bin Hüseyin sabırla hizmete devam etti. Bir fırsatını bulup isteğini yine
tekrarladı. Zünnun Mısri bu defa Yusuf bin Hüseyin'e ağzı bir bezle bağlanmış
bir testi vererek, "Bunun içindeki hediyeyi falan yerdeki filan zata götür"
dedi. Dikkatle götürmesini, içindekine bir zarar gelmemesini de ayrıca hatırlattı. Yusuf, hediyeyi aldı ve yola koyuldu.
Yolda kendi kendine söyleniyordu: "Bir buçuk yıldır hizmetindeyim, benim bir
dileğimi yerine getirmeyen şeyhim, hizmetinde bulunduğum bir buçuk yıldır bir
defa ziyaretine bile gelmemiş olan bir dostunu hediye ile taltif
ediyor..."
Yolculuğu sırasında bir
yerde dinlenirken, içini, özenle götürülmesi istenen bu hediye nedir diye
şiddetli bir merak sardı. Merakına mağlup olarak testinin ağzandıki bezi çözdü
ve açtı. Açmasıyla birlikte bir fare fırt diye atladı ve çalılıkların, arasında
kayboldu. Yusuf bin Hüseyin çok üzüldü, pişman oldu. Emanete hiyanet etmişti.
Artık götürülecek hediye kalmadığına göre yoluna devam etmesi gereksizdi.
Çaresiz üzüntülü ve mahcup bir halde geri döndü. Olacağı kalbine malum olan
Zünnun Mısri "Sıradan bir hediyenin bile güvenilemeyeceği bir kimseye İsm-i Azam
nasıl emanet edilir?" diyerek her isteyene her şeyin emanet edilemeyeceğini
anlatmak istedi.
"Anadolunun iç aydınlığı" bütün Anadolu'nun sevgilisi insan sevgisinin,
hoşgörünün sınırlarını,
Yaradılmışı hoşgör
Yaradandarr ötürü
Bir
kez gönül yıktın ise
Bu
kıldığın namaz değil.
gibi
söyleyişlerle kimseye nasip olmayacak ölçüde genişleten Yunus Emre
(1240-1320) Tapduk Emre'nin dergahında uzun süre zevk ve hevesle odun
taşımış, ayak işleri yapmıştı. Ama Tapduk bir türlü arzuladığı gibi Yunus'u ele
almıyor, eren lerin gönül deryasından bir katre sunmuyordu. Yunus bu konuda bir
dilekte bulunsa "Sen hâlâ dünya kokuyorsun" deyip savuşturuyordu. Yunus
"Herhalde benim nasibim burada değil, bir başka şeyhin kapısında" diyerek
Tapduk'a dahi haber
vermeden dergahı terketti. Ama dergahtan uzaklaştıkça içini bir hüzün
kapladı. Tapduk Emre'nin kapısında en basit işleri yaparken bile gönlünde bir
aydınlık, bir ferahlık, bir yumuşaklık vardı. Dergahtan ayrılalı gönlü kararmış,
katılaşmıştı, uzaklaştıkça içini Tapduk'a ve dergaha karşı bir hasret
kaplıyordu. Bu yolculuk sürerken bir akşam vakti yedi kişilik bir başka yolcu
grubuna rastladı. İçini kaplayan hüzün ve hasrette belki bir hafifleme olur diye
kendi de onlara katıldı. Yol arkadaşları ermiş kılıklı, yaşlıca insanlardı.
Güven veren halleri vardı. Birlikte sürdürülen bu yolculuk sırasında bir an
geldi ki hiçbirinin çıkınında (azık çantası) birşey kalmadı. Biryerde mola
verdiler, açlık canlarına tak etmişti. Bu yedi arkadaştan bi ri ellerini
kaldırıp Yaradan'a niyazda bulundu. Bu dua ve yakarmanın akabinde önlerinde
türlü yiyeceklerle donanmış bir sofra peydah oldu. Yediler içtiler Rablerine
şükrettiler. Bundan sonra bu yedi yolcudan herbiri yolda acıktıkça dua etti ve
yemekleri ilahi bir lütuf olarak ikram edildi. Sonunda dua sırası Yunus'a
gelmişti.
Yunus soğuk terler
döküyordu. İşin içinde mahcup olmak vardı. Yol arkadaşlarının her biri Allah
katında makbul kişilerdi ki duaları kabul görüyordu. Kendinin böyle bir imtiyazı
yoktu. Ama duayı yapacaktı, çaresi yoktu. Bütün varlığı ve içtenliğiyle Allahla
yalvardı: "Ya Rabbi, şu yol ar kadaşlarım sana kimin yüzü suyu hürmetine
yalvarıyorlarsa ben de onun yüzü suyu hürmetine yalvarıyorum, beni mahcup
etme..." Bu duanın arkasından öncekilerin iki katı yiyecek içecek
lütfedildi. Şaşkınlık sırası yedi yolcudaydı. Sordular:
- Ey
arkadaş, sen kimin hürmetine dua ettin? Yunus,
- Önce
siz söyleyin dedi. Açıkladılar:
- Biz
Tapduk Emre'nin dergahında Yunus adında çok makbul ve muteber bir derviş varmış
onun hürmetine Allah'a yakarmıştık.
Yunus
esas şimdi mahcup olmuştu. Yunus'un kendisi olduğunu açıklamaya utandı. Tapduk
Emre'ye karşı da kalbini bozmuştu. Halbuki Tapduk ona Allah yolunda epeyi
dereceler kazandırmıştı. Büyük bir pişmanlık içinde, bedeninden sıyrılmış bir
ruh gibi akarak Tapduk dergahına döndü ve şeyhine bu defa kendini kayıtsız
şartsız teslim etti.
Osmanlıların ilk Şeyhülislamı Molla Fenari (1350-1431) Şeyhülislam olmadan önce Bursa kadısı idi. Onun kadılığı
sırasında bir adam pazardan bir at satın aldı. Fakat alış-verişin hemen
arkasından atın hasta olduğunu farketti. Geri ver
mesi
gerekiyordu, ama satın aldığı adamı zorluk çıkartır, atın hastalığını kabul
etmez diye önce kadıya gidip resmi kanaldan işi sağlama bağlamak istedi.
Mahkemeye gittiğinde kadıyı (Molla Fenari) yerinde bulamadı. İşini ertesi güne
bıraktı. Fakat at o gece öldü. Adam ertesi gün olanları kadıya anlattı, mağdur
olduğunu, ne yapması gerektiğini sordu. Molla Fenari "Senin zararını ben
ödeyeceğim" dedi. Adam hayretle kadıya baktı, "Niçin siz ödeyeceksiniz, konuyla
hiçbir ilginiz ve suçunuz yok ki..." dedi. Molla Fenari, "Evet öyle görünüyor
ama aslında benim de suçum büyük. Eğer sen dün makamıma geldiğinde ben yerimde
olsaydım, olaya müdahale eder, atı geri verdirir, paranı iade ettirirdim. At da
sahibinin elinde ölmüş olurdu. Bu imkân şimdi yok olmuştur. Senin zararına benim
makamımda bulunmamam sebep olduğu için zararını ben ödeyeceğim" dedi ve
ödedi.
Anadolu'nun yetiştirdiği en büyük velilerden biri olan Hacı Bayram
(XV. y.yıl) Anadolu kökenli başka birçok bilgin ve erenin de üstadıdır.
Bunlardan biri de Fatih'in hocalarından Akşemseddin idi. Akşemseddin Hacı
Bayram'a bağlanışından kısa bir zaman sonra zekası, anlayışı, kavrayışı, en
önemlisi de şeyhine tam teslimiyeti sayesinde icazet (diploma) aldı ve irşadla
görevlendirildi. Akşemseddin'in bu başarısı Hacı Bayram'ın diğer müridleri
arasında kıskançlığa sebep oldu. Bunlardan biri Hacı Bayram'a sordu:
-
Efendi Hazretleri, kırk yıldır talebeniz olanlar
henüz
halifeliğe (sizi temsile) layık görülmezken Akşemseddin'in kısa zamanda bu
rütbeye ulaşmasının sebebi ne ola?
Hacı
Bayram, gerek maddi gerekse manevi hayatta yükselmenin veya yerinde saymanın
sebebini açıklarcasına cevap verdi:
- Bu
köse (Akşemseddin) bizde ne gördü ve işittiyse hemen inandı ve teslim oldu.
Sebep ve hikmetini sonra kendi kendine bulup öğrendi. Kırk yıldır hizmetimizde
bulunanlar ise bizde gördüklerinin ve duyduklarının önce sebep ye hikmetini
öğrenip sonra inandı ve teslim oldu. İşte aradaki fark budur.
Hacı
Bayram Veli, Sultan II. Murad'ın saygı duyduğu manevi önderlerdendi. Hükümdarın
Hacı Bayram'a saygısı o derece büyüktü ki ona mürid olanlardan vergi almıyordu.
Ama gelin görün ki bütün Ankara halkı Hacı Bayram'ın müridi olduğunu iddia
ediyordu. Ankara'da kimden vergi istense "Ben Hacı Bayram'ın müridiyim"
deyip işin içinden sıyrılıyordu. Bu durum hükümdara yansıtıldı. Hükümdar
Hacı Bayram'a bir mektup gönderip, "Gerçek müritlerinizin sayısını bana
bildiriniz, sizin bildirdiğiniz herkes vergiden mual tutulmak üzere
kabulümdür"dedi.
Hacı
Bayram devletine saygılı bir maneviyet büyüğü olarak kendisine bağlılığın kötüye
kullanılmasından zaten şikayetçi idi. Mektubu fırsat bilerek müridlik
iddiasındaki herkese haber saldı: "Falan gün falan yerde toplanınız" diye. O gün
hemen bütün Ankara halkı şeyhlerinin davetine uyarak bildirilen yere akın
ettiler. Hacı Bayraı ı bir tepeciğe kurdurduğu siyah kıl bir çadırdan çıkarak
kalabalığa sordu: "Beni seviyor musunuz?' Kalabalık hep bir ağızdan
karşılık verdi: "Elbette seviyoruz." "Bana yürekten bağlı mısınız? İstesem
benim için canınızı verirmisiniz?" Kalabalık cevab verdi: "Canımız senin
yoluna feda olsun..." Hacı Bayram bunun üzerine "Bugün bana inananları şu
çadırın içinde bir bir kurban edip
canlarını cennete göndereceğim. Şimdi bir kişi çıksın" dedi. Kalabalıktan bir kişi
çıktı. Hacı Bayram onu çadıra aldı. Çadırda önceden hazırlattığı koyunlardan
birini kestirerek, kanını çadırdan dışarıya akıttırdı. Dışardakiler adamın
gerçekten kurban edildiğini sanarak ürperdiler. Hacı Bayram dışarı çıktı,
"Bir kişi daha gelsin"dedi. Bir adam daha çıktı. Onu da çadıra alıp aynı
işlemi yaptı. Sonra dışarı çıktı ve bir kişi daha istedi. İşin şakayla gelir
yanı yoktu. Giden gidiyordu. Bu defa bir şaşkınlık ve duraksama görüldü. Yine de
bir hanım ileri çıktı. Hacı Bayram onu da çadıra aldı. Aynı olay tekrarlandı.
Dördüncü defa Hacı Bayram kurbanlık isteyince tek kişi çıkmadı. Hacı Bayram
artık hükümdara cevap verecek durumdaydı:
-
Sultanım, vergiden affedilmek üzere gerçek müridlerimi sormuştunuz. Benim gerçek
müritlerim iki er kişi ile bir hatun kişiden ibaret üç kişidir.
ALLAH HARAMDAN KAÇANI KORUR
Ünlü hükümdar Timur'dan sonra yerine geçen oğullarından Şahruh
(XV.
y.yıl) babasının tersine bilime ve bilgine değer veren, dindar, halim,
selim biriydi. Bilginlerle oturup kalkmaktan zevk alırdı. Şahruh'un çevresindeki
bilgin kişilerden biri de Nimetullah Efendi idi. Aynı zamanda evliyadan olan
Nimetullah Efendi'nin dilinden düşürmediği
bir
söz vardı: "Allah haramdan kaçanı korur" (Yani kişi haramdan kaçarsa Allah ona
haram yedirmez, nasip etmez, demek istiyordu.)
Bu
sözü sık sık tekrar eder, bununla biraz da hükümdar ve adamlarını uyarmak amacı
güderdi. Şahruh da bunun her zaman mümkün olmayacağını, insanın bazen bilmeden
de harama el uzatabileceğini ileri sürerdi. Şahruh bir gün sarayında özellikle
Nimetullah Efendi'yi ağırlamak üzere bir ziyafet düzenledi. Başta hükümdar ve
Nimetullah Efendi olmak üzere davetliler sofraya oturdular. Baş yemek kehribar
gibi kızarmış bir kuzu çevirmesiydi. Herkes gibi Nimetullah Efendi de iştahla
yiyor, yedikçe "Allah haramdan kaçanı korur" sözünü tekrarlayıp duruyordu.
Hükümdar ve
adamları da bıyık altından gülüyorlardı. Nihayet yemek bitti. Şahruh
Nimetullah Efendi'ye sordu:
-
Allah haramdan kaçanı her zaman ve her durumda korur mu?
- Evet
korur, haramdan kaçana Allah haram nasip etmez.
- Ama
hocam seni korumadı, sende bizimle birlikte haram yedin.
-
Hayır, ben haram yemedim haramı siz yediniz.
-
Boşuna iddia etme hocam, sofrada yediğimiz kuzuyu benim adamlarım çalmıştı,
hırsızlık malıydı o...
-
Olabilir, size haramdı, ama bana helaldi. Hükümdar lahavle çekti:
-
Nasıl olur hocam, çalınmış bir kuzu bize haram, sana helal?
Nimetullah Efendi sözünü bağladı:
- Eğer
inanmıyorsanız, kuzunun sahibini bulun sorun...
Gerçekten hükümdarın
adamları çaldıkları kuzunun sahibini buldular. Yaşlı bir kadındı kuzunun sahibi.
Kuzuyu çaldıklarını, pişirip yediklerini itiraf ettiler ve parasını ödemek
istediklerini söylediler. Kadın parasını almayı reddetti ve kendilerine beddua
etti.
- Ben
o kuzuyu parası için değil, bu havalide Nimetullah Efendi diye mübarek bir zat
varmış, ona ikram etmek için yetiştiriyordum, diye açıklamada
bulundu.
İstanbul'un Vefa semtine adı verilen Şeyh Vefa, Fatih devrinin büyük
alimlerinden ve evliyasındandı. Akşemseddin, Molla Gürani gibi devrin manevi
önderlerinden biriydi. Bu büyük zatın oyun yaşlarındaki bir oğlu kötü bir
alışkanlık edinmişti. Ucuna çivi çakılmış bir sopa ile o devirde evlere içme
suyu taşıyan sakaların kırbalarını deliyordu. Evcil hayvan derisinden yapılmış
su tulumu demek olan kırba, sivri bir madde ile dokunuldu mu kolayca delinecek
bir nesneydi. Şeyh Vefa'nın oğlu da bunu yapıyordu. Sakalar, "Bir din ulusunun
oğludur, çok sürmez geçer" diye bir müddet dayandılarsa da baktılar vazgeçeceği
falan yok, Şeyh Vefa'ya şikayet ettiler. Vefa Hazretleri olanları duyunca
hayretler içinde kaldı. Nasıl olur da bunca dikkat ve özenle yetiştirilen, haram
lokmadan uzak tutulan bir çocuk böyle bir şey yapardı? Şeyh Vefa sakalara,
"Tamam" dedi. Konu anlaşıldı, gereken yapılacak, sizin de zararınız
ödenecektir. Önce kendinden işe başladı. "Acaba ben bu çocuğa
yanlışlıkla da olsa haram yedirdim mi?" diye düşündü. Bir şey bulamadı. Hanımına
sordu; "Sen bu çocuğa hamileyken veya süt verirken haram bir şey yedin mi, çok
iyi düşün, bana bildir, yoksa oğlanın sonu kötü" dedi. Hanım
düşündü, taşındı, rüyaya
yattı, nihayet bir olay hatırladı. Oğlana hamileyken oturmağa gittiği bir komşu
evinde, masadaki bir tabakta portakallar varmış. Görünce canı çekmiş ama
istemeye de utanmış. Ev sahibi hanım bulundukları odadan dışarı çıktıkça
yakasındaki iğneyi portakallara batırıp sularını içmiş. Bunu şeyhe anlattı. Şeyh
Vefa "Aman hatun hiç vakit geçirmeden o komşuya git, olanı biteni dosdoğru anlat
ve helallik dile" diye tenbihledi. Kendi de sakaları çağırdı, kimin kaç tane
kırbası delinmişse hepsinin parasını ödedi ve haklarını helal ettirdi. Oğlana
olayın başından sonuna kadar bir şey denmedi. Hakkında böyle şikayet var, bir
daha yaparsan asarız, keseriz yollu tehdit edilmedi. Ama çocuk bir daha çivili
sopa ile kırbaları delmedi.
Sultan
Mahmud Sebüktekin (XI. y.yılın ilk yarısı) tarihte ilk Müslüman Türk
devletlerinden biri olan Gaznelilerin en büyük ve en dirayetli hükümdarı idi.
Tarihte ilk defa "sultan" adını kullanan Gazneli Mahmud Sebüktekin
idi. İslam'ı yaymak için Hindistan'a 17 sefer düzenlemiş olan Sultan Mahmud
din ve ilim ulularıyla görüşür, hiç erinmeden ziyaretlerine gider, onların
tavsiye ve irşadlarına göre kendini ayarlardı.
Birgün
vezirleri, kumandanları ile birlikte zamanın tanınmış evliyasından Şeyh
Ebu'l-Hasen Harakani'nin ziyaretine gitti. Adamlarından bazıları önce gidip
Şeyh'e, hükümdarın kendisini ziyarete gelmekte olduğunu, karşılaması gerektiğini
haber verdiler. Şeyh Harakani kös dinlemiş gibi hiç aldırmadı. Yerinden bile
kımıldamadı. Hükümdar ve adamları dergahın kapısına kadar geldi. Baş vezir rica
etti: "Ey din ulusu, hiç değilse bu değerli hükümdarı odanızın kapısında karşılayın!" Harakani bu kadarını
bile yapmadı. Vezir feryad etti. "Ey mübarek insan sen Allah'ın Kur'an'da
"Allah'a, Peygambere ve içinizden emir sahibi olanlara itaat edin" buyurduğunu
hiç görmedin mi?"
Şeyh Harakani cevap mahiyetindeki şu açıklamada bulundu:
"Biz o sözünü ettiğin Allah emrinin 'Allah'a itaat ediniz' kısmına o kadar
daldık ki, henüz peygambere bile sıra gelmedi. Nerde kaldı hükümdara itaat
edelim..."
Sultan
Mahmud bu açıklama karşısında, Şeyh'in başından beri takındığı tavra zerre kadar
kızmadığı gibi, kendi de müritleri arasına katıldı. Yanındakilerle beraber büyük
bir saygı göstererek huzurundan ayrıldı.
Sultan
Mahmud imanlı, amelli, bilgin bir hükümdardı ama güzel yüzlü değildi. Bundan
müteessir de olmuyordu. Ne var ki halk güzel yüzlü hükümdarları daha çok
severdi. Endişesi bundan ileri geliyordu.
Devrinin büyük velilerinden
birine sordu:
-
Efendi Hazretleri, malumdur ki halk güzel yüzlü hükümdarları daha çok sever.
Halbuki ben bundan yoksunum. Ama halkımın da beni sevmesini istiyorum, bana ne
tavsiye edersiniz?
Allah
dostu şu tavsiyede bulundu:
- Halkın seni sevmesini
istiyorsan altını kendine düşman belle... (Halkın refah ve mutluluğu için onu
gözünü kırpmadan harca).

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Alakalı yorumlar faydalıdır.