Seher Misafirleri
Bunları düşünerek ağır adımlarla
ilerliyordu ak sakallı, nur yüzlü ihtiyar. Her sabah namaz için evden
çıkışında, camiye kadar bunları bir kere daha düşünmeden edemezdi.
Camiye geldikten sonra da daha farklı duygulara yerini bırakırdı bu
düşünceler.
Caminin avlusundan içeri girer
girmez, farklı bir boyuta geçmiş gibi olurdu. Avlu duvarı boyunca
sıralanan çam ağaçları, tonu yavaş yavaş açılan lacivertliğin içinde,
Hakk’a yürüyen birer nefer gibi dimdik duruyordu. Hele bir de ruhani bir
nefes üflercesine esen yeller, dalları arasında şöyle bir geçince,
zikrullahla cezbeye gelmiş bir Hakk aşığı gibi sağa sola sallanıp,
kulluklarını izhar ediyorlardı.
İhtiyar biraz ilerledikten sonra
karşısına çıkan şadırvanı, Mahkeme-i Kübra’da şahit olarak göstermeyi
planlardı. Onun için evden abdestli çıksa da, muhakkak bu şadırvandan
abdest alırdı. Yaz-kış, sabah-akşam demeden buna çok dikkat ederdi.
Bugün de her zamanki gibi yavaşça
şadırvanın taburesine oturdu, kollarını sıvadı, çoraplarını çıkardı.
Önce hafif bir soğukluk kapladı vücudunu. Sonra yavaş yavaş üşüdüğünü
hissetti. Besmele çekip ellerini yıkamaya başladı. Ağız ve burundan
sonra yüzünü, kollarını yıkarken artık yüreğinin de titrediğini fark
etti. Bu üşüme bu titreme tarif edilmez bir haz verirdi ihtiyara. “Dünya
nimetlerinden hiçbirisinde bu haz yakalanamaz.”diye düşünürdü.
Dudakları “Allah’ım
beni bağışla, yerimi genişlet, rızkımı mübarek kıl” diye fısıldıyor,
nefesi buğu buğu bulutlara doğru kanatlanıyordu… Ayaklarını da yıkayıp
kalktığında, ‘vefalı şahidim’ dediği şadırvana muhabbetle baktı.
Mendiliyle elini yüzünü kurulamak
için kenardaki oymalı tahta tabureye oturur oturmaz, müezzin efendinin
Davudî sesi çınlattı caminin avlusunu. “Allahü ekber, Allahü ekber…”
Vücuduna elektrik verilmiş gibi hissetti, kımıldayamadı. Bu ses
gönlündeki ve gözündeki perdelerden birini daha çekti aldı sanki. Bir
süre öylece kaldı. Elleri ve yüzü sabah rüzgârının tesiriyle kurumuştu.
Mendilini cebine koydu.
Az önce caminin avlusunu çınlatan bu
sesin, avludan taşıp bütün arzı ve semayı nasıl doldurduğunu gördü. Bu
sesle birlikte adeta kıyamda duran çam ağaçlarının rüku ve secdelerine
şahit oldu. Ezanla beraber birden avluyu dolduran kuş cıvıltılarındaki
“Ya Allah Ya Rahim, Ya Allah Ya Kerim” dualarını işitti. Dayanamadı,
gözlerini kapadı; birden bütün kainatın bir halka-yı zikre dönüştüğünü
gördü. Çam ağaçları, kuşlar, böcekler, otlar, taşlar, topraklar… “Aman
Allah’ım!” dedi. Bütün gök, bütün yer, her şey çınlıyordu. Boğazın
suları kabarmış “Yâ Cebbâr” deyip kendini sahildeki taşlara vuruyor,
ortaya çıkan ses diğer seslere karışıyordu. Kuşların zikri o kadar
artmıştı ki, ihtiyar bütün insanların bu seslerle uyanacağını
düşünüyordu. Nasıl uyanılmazdı ki; bütün kainat “Allah!”nidalarıyla
titriyordu.
Ama henüz hiçbir insanla
karşılaşmadı. Niye kimse yok, niye insanlar bu sesleri duymuyor diye
hayıflanırken, caminin avlu kapısından içeriye nur yüzlü bir zat girdi.
Arkasında da bir birinden güzel on-on beş kadar insan vardı. Birden
heyecanlandı ihtiyar. Yıllardır bu camiye sabah namazına gelir, imam ve
müezzinle beş kişiyi geçmezdi cemaat. Her namazda bunun için üzülür,
bunu için ağlar ve yalvarırdı Allah’a. “Ya Rabbi! Namaz
kılmayan kullarına namaz kılmayı, cami yolunu bilmeyenlere de camiye
gelmeyi nasib et.”derdi. İşte duaları kabul olmuştu. Her duaya karşılık
vereceğini vaad eden Allah gönlünün sesine dudaklarının yanık feryadına
karşılık vermişti.
Kutlu misafirler, selam verdiler
ihtiyara. Başlarındaki nur yüzlü zat ne güzel tebessüm ediyordu. Ne
güzel bakıyordu tâ gözlerinin içine. Yavaşça ayağa kalktı. Konuşmak
istedi ama sesi çıkmadı! O zat ve arkadaşları avluya yöneldi,
şadırvandan abdest aldılar ve çam ağaçlarına doğru yürüdüler. Grubun
başındaki zat konuşuyor, bir şeyler söylüyor gibiydi ağaçlara. Ağaçlar
rüzgâra rağmen hiç sallanmıyor, uslu talebeler gibi muallimlerini
dinliyordu sanki. Sonra o güzel insan döndü, yerdeki güvercinlerden
birini aldı okşadı, güvercine bir şeyler söyledi, geldi ve ihtiyarın
önünde durdu. İhtiyar bayılacak gibi oldu, ağzı kurudu, zaten pek sağlam
olmayan kalbini kesin duracak zannetti. Nur yüzlü zat, güvercini bir
kez daha öpüp ihtiyarın eline verdi. Kuşu eline verirken ihtiyarın elini
de hafiften sıkıp, dünyada eşi-benzeri olmayan bir gülümseme ile baktı
gözlerine. Yaşlı adamın beyni karıncalandı, ayaklarını hissetmiyordu. Ne
bastığı yerin, ne soluduğu havanın, hiçbirinin, hiçbir şeyin farkında
değildi.
O nurani çehre elinde kuş olan
ihtiyara baktıktan sonra camiye yöneldi. Birbirinden mübarek diğer
arkadaşları da onu takip etti. Hepsi tek tek ihtiyarın önünden geçti,
geçerken de sıcacık gülümsüyordu her biri.
Onlar camiye girerken o sevincinden
uçuyordu. Böylesi bir cemaatla (her sabaha nazaran daha kalabalık bir
cemaatla) namaz kılacak olmak ihtiyarın heyecanını biraz daha arttırdı.
Camiye girmek için tam adımını
atacakken ellerinin arasında bir kuşun çırpındığını gördü. İhtiyar
birden silkindi, derin bir uykudan aniden uyanır gibi oldu. Gözlerini
açıp sağa sola baktı. “Benim gözlerim hep kapalı mıydı ?”diye geçirdi
içinden. “Ama nasıl olur? Bir rüya
mıydı bütün bu gördükleri? İyi ama uyanıkken de rüya görülmez ki” diye
düşündü, kendini sorguladı. Gördüklerinin rüya mı yoksa gerçek mi olduğu
çelişkisinden henüz kurtulmuş değilken, avucundaki kuş titremeye
başladı. “Peki bu kuş nasıl, nereden geldi avuçlarıma?”diye kendi
kendine sordu. Uyanıktı, ayaktaydı; az önce o güzel insanların camiye
girdiği merdiven basamaklarının üzerindeydi… Beynini gerercesine
düşündü, içinden çıkamadığını görünce düşünmekten vazgeçip, kuşu
avucundan yere bıraktı, ayakkabılarını çıkarıp camiye girdi. Yüzünde
mânâlı bir tebessüm oluştu, içi kıpır kıpırdı. Derin bir nefes alıp
caminin içinden gelen o tarif edilmez güzellikteki kokuyu içine çekti ve
ciğerlerini onunla doldurdu.
İmam efendi namazı kıldırmak için
hazırlıklarını tamamlamış bekliyordu. Yaşlı adamı görünce: “Gel Abdullah
Amca, gel bugün de biz bize kaldık. Hava soğuk diye galiba kimse
gelmedi” dedi. “Sen öyle zannet”diye içinden geçirdi ihtiyar. Önce imama
sonra zahiren boş görünen ilk safa baktı. Her zaman namazlarını kıldığı
ilk safta değil de bir arkaya geçti. Gözlerinden akmak için
sabırsızlanan yaşları tutmaya gerek görmüyordu artık. Ve salıverdi
onları yanak yamaçlarından ak sakallarına doğru. Bu kutlu misafirlerle
beraber, Allah’a doğru kanatlanma adına “Allahü ekber”diyerek aldı
tekbirini. Tekbirlerle beraber gördüğü Hakk’a doğru yavaş yavaş açılan
ışıktan bir koridordu… secmehikayeler.com/dini-hikayeler/seher-misafirleri n den alıntıdır.teşekkürler...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Alakalı yorumlar faydalıdır.